İşte 2010 Yılında Çıkan Albumler Albumlerin Geniş Bilgisini Yine Sitemizde Bulabilirsiniz ..
Fatih Erkoc – Seher Yeli (2 CD) (2010)
Rober Hatemo – Mahrum 2010
Tolga Akyurt – Apsent 2010
Nazan Çalın – Bana Kalırsa 2010
Zerrin Özer & Sabiha Akdemir – Emanet 2010
Yarenaz Gayrı/Bizim eller 2010
Cem Altıntaş – Hayal 2010
Bir Bulut Olsam – Dizi Müzikleri 2010
Mustafa Canan – Matem 2010
Gamze Özçelik – Arguvana Gidemem 2010
Tugçe – Sana Inat 2010
Şubat 2010 için Arşiv
2010 Yılında Çıkan Albümler
Cuma, 05 Şubat 2010mIRC indir 2010
Cuma, 05 Şubat 2010Turkçe mIRC’te Son Devrim mIRC indir 2010 Adlı Mirc Sohbet Programı Nihayet Çıktı Ustelik Mircindir.org Guvencesi Ve Mircalem Grubu Tarafından Ortaklaş Bir Çalışma sonrası Kullanıcıları İle Buluştu Siz Super Teması İle Mirc indir 2010 Denemelisiniz ..
Sunucu 1-) mIRC indir 2010 Programını
Sunucu 2-) mIRC indir 2010 Programını
Kadın önce iş diyor
Cuma, 05 Şubat 2010Dicle Üniversitesi (D.Ü) Öğretim Üyelerince yürütülen ”Özel Sektörde Çalışan Kadınların Eğilimi ” anket çalışmasında bekarlara yöneltilen ”eş mi?, asgari ücretle iş mi?” sorusunu yanıtlayan bekar kadınların yüzde 75′i ”iş” yanıtı verdi.
D.Ü Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Refik Korkusuz, D.Ü’den bir grup akademisyenin katılımıyla ”Diyarbakır’da Özel Sektörde Çalışan Kadınların Eğilimi” ile ilgili anket çalışması başlattıklarını söyledi.
Korkusuz, anket sonuçlarından elde edilecek verilerin ileride yürütülecek sosyolojik araştırma ve çalışmalara kaynak oluşturmasının amaçlandığını ve Diyarbakır’da özel sektörde çalışan kayıt altındaki 8 bin 500 kadından binine ulaşmayı hedeflediklerini belirtti.
Kentte sağlık, tekstil, hizmet, elektronik ve metal sanayi başta olmak üzere tüm özel sektörde çalışan kadınlara yönelik anket çalışmasını yürüteceklerini kaydeden Korkusuz, şunları söyledi:
”Çalışan kadınların karşılaştıkları sorunları tespit etmeye yönelik yürüttüğümüz akademik çalışma kapsamında ilk olarak sağlık sektöründe çalışan kadınlara anket uyguladık. Bu kapsamda Diyarbakır’daki 8 özel hastanede çalışan toplam 100 kadına ulaştık. Anket çalışmamızın ilk sonuçlarında çarpıcı sonuçlar elde ettik. Ankete katılan çalışanlar asgari ücret ile çalışıyor. Kadınlar çalıştıkları işi genellikle bir yakınlarının aracılığıyla bulmuşlar. Ankete katılanların çoğunluğunun yaşı 18-24. Geriye kalanlar ise 25-30 yaş aralığında” dedi.
PARA BABAYA YA DA KOCAYA VERİLMİYOR
Korkusuz, ankete katılan kadınların genellikle lise, az bir kısmının üniversite mezunu olduğunu ifade etti. Sağlık sektöründe çalışan 100 kadından büyük bir kısmının bekar olduğunu, evli olanların da en fazla iki çocuğu bulunduğunu ve çocuklarına genellikle akrabalarının baktığını anlatan Doç. Dr. Korkusuz, ankete katılan 100 kadından büyük bir kısmının ekonomik sebeplerden ötürü çalıştığını, bekar kadınların evlenmek istedikleri kişinin çalışmalarına müsaade etmemesi halinde evlenmeyi düşünmediklerini, çalışmaya müsaade etmesi halinde evlenmeyi düşüneceklerini belirttiklerini bildirdi. Korkusuz, kadınların ankette yer alan, ”iş mi, eş mi” sorusuna ”iş” cevabını verdiklerini belirterek şunları kaydetti:
”Anket uyguladığımız bekar kadınlardan yüzde 75′i asgari ücretli bir işi eşe tercih ediyor. Bölge kadını ‘önce iş’ diyor. Geleneksel Doğu toplumunda evlenmek işin önünde gelirken artık bölge kadını kendi ayaklarının üzerinde durmayı tercih ediyor. Kadınlar eş tercihini ikinci plana atıyor. Bu anket çalışmasının sağlık sektörü çalışanlarına yönelik bölümünde kadınlarda böyle bir irade oluştuğu sonucuna vardık. Kadınlar ayaklarının üzerinde durmak için iş yaşamına katılmayı evlenmeye tercih eder bir durumda. Ankete katılan kadınlar aynı zamanda kazandığı parayı babasına değil annesine veriyor. Evli kadınlar da kazandığı parayı sanıldığı gibi eşine vermiyor.
Kadınların büyük bir kısmı ankette yer alan ‘iş yerinde şeref ve namusunuza dokunacak herhangi bir şey yaşadınız mı?’ sorusuna ‘hayır’ yanıtını verdi. ‘Evet’ cevabını verenler ise fiziksel tacizle karşılaştıklarını belirttiler. ‘Hayır’ cevabı verenler tacizle karşılaşmaları durumunda işinden ayrılıp işverene karşı yasal haklarını kullanacağını söyledi.”
Korkusuz, kadınların çalışma saatlerinin çok uzun olmasından dolayı eşleriyle yeterince vakit geçiremediklerini, ancak çocuklarının eğitimiyle yakından ilgilendiklerini ifade ettiklerini, aynı zamanda anne eğitiminin çocuk üzerinde son derece etkili olduğunu düşündüklerini kaydetti.
Kadınların çalışma hayatında kadın-erkek ayrımcılığı yapılmadığını da söylediklerini ifade eden Korkusuz, şu bilgileri de verdi:
”Kadınlar işin toplumdaki saygınlığı belirleyen en önemli faktör olduğu ve işin topluma sağladığı yararın önemli olduğu görüşünde birleşiyor. Çalışan kadınların kitap okumadığı, çok sınırlı gazete okuduğu sonucuna vardığımız ankette yerel gazeteleri okuma ve Türkçe programları izleme oranlarının yüksek olduğu ortaya çıkıyor. Ankete katılan kadınlara göre kadınların en büyük sorunu eğitim yetersizliği, şiddet ve işsizlik olarak sıralanıyor. Bu sonuçları diğer sektörlerde çalışan kadınlara uygulayacağımız ve mart ayında sona erecek anket sonuçları ile birleştirerek rapor haline getirmeyi planlıyoruz” dedi.
leyditurk
İnternet depresyon nedeni
Cuma, 05 Şubat 2010Leeds Üniversitesi’nde 1319 kişi üzerinde yapılan ve Psychopathology dergisinde yayımlanan araştırmaya katılanlardan yüzde 1,2′si “internet bağımlısı” olduğunu açıklarken, bunların büyük kısmının depresyon rahatsızlığı bulunuyor.
Araştırmayı yapan ekip, birinin diğerine neden olduğunu söyleyemeyeceklerini ve internet kullanıcılarının çoğunun akıl sağlığı sorunu bulunmadığına işaret ettiler.
Deneklere ne kadar ve hangi amaçla internet kullandıkları sorulan araştırmada ayrıca, depresyon rahatsızlıkları bulunup bulunmadığını anlamak üzere sorular yöneltildi.
Başaraştırmacı Dr. Catriona Morrison, internetin modern yaşamda önemli rol oynadığını, ancak yararları kadar zararları da bulunduğunu belirterek, “Birçoğumuz fatura ödemek, alışveriş yapmak ve e-posta göndermek için interneti kullanırken, online olduklarında ne kadar zaman harcadıklarını ve günlük faaliyetlerine başka unsurların da karıştığı noktayı fark etmekte güçlük çeken küçük bir grup var” diye konuştu.
Araştırmalarının aşırı internet kullanımının depresyonla bağlantılı olduğunu gösterdiğini, ancak hangisinin diğerini tetiklediğini bilmediklerini söyleyen Morrison, “Ama açık olan, küçük bir grup insan için aşırı internet kullanımı, depresif eğilimler için bir uyarı işareti olabilir” dedi
leyditurk
Çocuğunuz saldırgan mı
Cuma, 05 Şubat 2010Çocuklarda sık sık görülen kavga ve geçimsizlik gibi davranışlar çocuğu saldırgan olarak tanımlamaya yetmez. Bir çocuğun saldırganlığı, öfkesine hakim olamaması ve nesneleri kırması, sözel ya da fiziksel olarak başkalarına zarar vermesi olarak kendini gösterir.
Özel Alev Anaokulu Rehberlik Servisi’nden Uzman Psik. Danışman Neşe Karaca’nın verdiği bilgilere göre, saldırganlık dürtüsü, tüm insanlarda doğuştan itibaren var olan bir dürtüdür. Bebek, ilk saldırganlık eğilimlerini dişlerinin çıkmaya başlamasıyla beraber emme faaliyeti sırasında annesinin memesini ısırarak gösterir ve bundan haz duyar. Abraham tarafından bu dönem “Geç Oral Evre” (ilk 6. aydan sonra) olarak belirtilmiştir.
Çocuk büyüdükçe saldırganlık dürtüsü varlığını korumakla beraber toplumsallaşmanın da etkisiyle daha sosyal ifade biçimleri bulmaya başlar.
Çocuk rahatlamak için çoğunlukla sözel saldırganlıkla yetinir. Saldırganlık genellikle çocuk kendini anlaşılmamış hissettiğinde ve çocuğun hayal kırıklığı eşiğinin düşük olduğu durumlarda ortaya çıkar. Bu durumlarda çocuk, yaşıtları ve genel olarak çevresiyle uyumlu ilişkiler kurmakta zorluk çeker. Yukarıda bahsettiğimiz tutum ve davranışlarda süreklilik varsa çocuğumuz saldırgan tavır ve davranışlar gösteriyor diyebiliriz.
Saldırganlık Eğilimi Gösteren Çocuklar…
• Sinirli ve eyleme hazırdırlar.
• Akranları ve yetişkinlerle ilişkileri gergin ve sürtüşmelidir.
• Hemen parlarlar ve kavgaya hazırdırlar.
• Kuralları çiğner ve ceza görürler. Bir süre sonra cezadan etkilenmez ya da kısa süreli etkilenmiş gibi görünürler.
• Olağan anlaşmazlıklarda bile öfkesine hâkim olmakta zorlanır ve fiziksel olarak sertleşebilirler.
• Tepkileri ölçüsüz ve durumla orantısız olabilir.
• Engellenmelere karşı toleransları düşüktür. Bu nedenle kendi istediklerinin yapılması konusunda ısrarcı olabilirler. Dolayısıyla aile için evde ve okulda sorun yaratırlar.
• Problem çözme becerileri, duygularını uygun şekilde ifade edebilme becerileri düşüktür.
Çocuklar Neden Saldırganlaşır?
• Saldırganlık, çocuk kendini tehdit altında hissettiğinde ve kendini savunma gereği duyduğunda ortaya çıkar.
• Çocukta güven duygusunun eksik olması,
• Anne-Baba tutumları (Aşırı hoşgörülü ya da sert ve hoşgörüsüz tutumlar, katı cezalandırmalar, sevgi ve ilgi yetersizliği) ortaya çıkmasında etkilidir.
• Kalıtımsal kişilik özellikleri de etkili olabilir.
• TV’de izlediği saldırgan içerikli film, haber vb. programlar, çizgi filmler çocukta saldırgan davranışları tetikleyebilir. Çocuk bu davranışları taklit edebilir.
• Fiziksel cezalandırmalar
• Sağlıksız aile ortamının (Evlilik anlaşmazlıkları, işsizlik, ekonomik sıkıntılar vb.) olması.
Yapılan araştırmalar saldırganlığın, erkeklerde kızlara göre daha fazla görüldüğünü göstermiştir. Cinsiyet ve kültürel etkenlerin bu durumda etkili olduğu söylenebilir. Kültürel faktörlerin de etkisiyle özellikle erkek çocuğun saldırganlığına hoşgörüyle bakılarak “ataklık” olarak değerlendirilebilmekte ve çocuğun bu davranışları aile ve çevredekiler tarafından desteklenebilmektedir.
Okulda Ortaya Çıkabilecek Sorunlar
• Dikkat ve konsantrasyon sorunları olabilir.
• Sınıf aktivitelerinde ‘‘oyunbozan’’ davranışlar sergiler.
• Okulda diğer çocuklarla sık sık kavga eder.
• Çok az sayıda arkadaşı olur.
• Bazen hayvanlara yönelik olumsuz davranışlarda bulunabilir (özellikle saldırganlık dürtülerini hayvanlara yönlendirebilir).
Bu gibi durumlarda genellikle anne-baba ya da yetişkin, önleyici tedbir olarak ceza kullanır. Oysaki ceza bir süre için saldırganlığı durdurur ama çocuğun gözünde kendi saldırganlığını da meşrulaştırır. Sonuçta saldırganlık davranışı büsbütün yerleşir ve verilen ceza da ödeşme yerine geçer.
Bu nedenle hemen cezalandırma yerine, çocuktaki saldırganlığın bireysel ve çevresel nedenlerini araştırmak, çocuğun olumsuz tutumunu gereğinde görmezlikten gelmek, bazen açıklamalar yapmak, saldırganlığından beklenilen sonucu elde etmesini önlemek (ilgi, istediğini bu şekilde yaptırmaya çalışması vb.) için çaba sarf etmek yararlıdır.
Çocuğun kendisine ya da başkasına zarar verme tehlikesi varsa ya da eşyalara zarar veriyorsa sakin bir şekilde ortamdan uzaklaştırılmalıdır. Kısaca “sakinleştiğinde konuşabiliriz” mesajı verilmelidir. Yapılan konuşma ise onun “duygularını anlamaya” yönelik olmalıdır.
Bunlara Dikkat!
• Çocuklarınıza yönelik sevgi ve ilginizin, kurallarınız ve disiplin yöntemleriniz konusunda tutarlı olmanız,
• Anne-baba olarak davranışlarınızla model olmanız,
• Çocuklarınızın çevrenizde ya da evinizde şiddet görmelerini önlemeye çalışmanız önemlidir.
• Çocuğun saldırgan davranışları kesinlikle dayakla ya da fiziksel cezalar uygulanarak önlenmeye çalışılmamalıdır. Çocuğa bu davranışın dezavantajları gösterilmelidir. Saldırgan davranışları ile isteklerini elde edemeyeceğini görmeli ve yaşamalıdır.
• Anne-baba çocuğun bulunduğu ortamlarda kavga etmekten ya da sert tartışmalara girmekten kaçınmalıdır.
• Saldırganlığa eğilimli çocuğun televizyonda ya da diğer kitle iletişim araçlarında şiddet ve saldırganlık içeren görüntüleri izlemesi engellenmeli ve bunları model almasına izin verilmemelidir.
• Çocuğunuzun olumlu ve beğendiğiniz davranışlarını ödüllendirmeniz onun kendine güven duygusunu artıracaktır.
• Çocukların içlerindeki enerjiyi boşaltabilecekleri ya da saldırganlığını yöneltebileceği uygun ortamlar hazırlanmalıdır. Resim çizme, boyama, futbol, basketbol gibi faaliyetlere yönlendirme, bir parkta koşma, oyuncak tahtalara çivi çakma vb. faaliyetler ayrıca çocuğun saldırgan duygularını yönlendirebileceği kabul gören çıkış yollarıdır.
• Anne babalar, çocuğu ile iletişim kurarken davranışları karşısında kendi duygu ve rahatsızlıklarını dile getirmelidir (örneğin “Kavga ettiğin zaman rahatsız oluyorum, üzülüyorum” gibi).
Ailem.com
İlginç meyve-organ ilişkisi
Cuma, 05 Şubat 2010Havuç ve kivi göz sağlığına, kanser hücrelerine benzeyen brokoli kansere, salkım halinde kalbe benzeyen üzüm kalbe iyi geliyor…
Yaz ve kış aylarında sofraları süsleyen meyve ve sebzelerin şekillerinin faydalı oldukları organlara benzediği bildirildi.
Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Tayar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, doğadaki tüm meyve ve sebzelerin sağlık açısından çok önemli vitamin ve mineraller içerdiğini söyledi.
Yaz, kış demeden sofraları süsleyen bu ürünlerin şekillerinin en fazla faydalı oldukları organları işaret ettiğini savunan Tayar, dilimlenmiş havucun kesitinin insan gözüne benzediğini, göz bebeğinin havuç gibi çizgilerden oluştuğunu bildirdi.
Göz sağlığı açısından büyük önem sahip havuçla birlikte kivinin de aynı özellikleri taşıdığını belirten Tayar, şöyle konuştu:
”Dilimlenmiş kivi göz bebeğine benzerlik gösterir. Kivi, antioksidanlar (E ve C vitamini) ve carotenoidlerce (beta caroten, lutein) zengindir. Lutein, yaşlılığa bağlı ortaya çıkan görme bozukluklarının önlenmesinde önemli yer tutar. Ortadan kesilmiş domates dört kompartımanlı görülür. Kalp de kırmızı ve 4 bölümden oluşur. Domates, kalp hastalıklarının önlenmesine yardımcı rol oynayan lycopene içerir. Nar çekirdekleri, kan hücrelerine benzerlik gösterir. Nar, kalp sağlığı için önemli bir antioksidandır. Zararlı hücrelerin tutulmasına yardımcı olur. Salkım halinde asılan üzüm de kalp şeklinde görülür. Her üzüm tanesi kalpte bulunan kan hücrelerini gösterir. Üzüm, kan yapıcı olarak bilinen bir gıdadır ve kalbe iyi gelir. Ceviz şekil olarak beynin loblarına benzer bir özellik gösterir. Ceviz yüksek oranda omega-3 yağları ile birçok vitamin ve mineral içerir. Bunlar, beynin fonksiyonlarının yerine getirilmesinde yardımcı olurlar.”
Tayar, patlıcan, avakado ve armut ortadan ikiye kesildiğinde, anne rahmine benzer şekil gösterdiğini ifade ederek, bu gıdaların, dengeli tüketilmesi durumunda hormonal dengeyi sağlayacağını ve rahim kanserlinin önlenmesine yardımcı olacağını bildirdi.
İncirin ”erbezlerine” benzer bir şekle sahip olduğunu vurgulayan Tayar, ”Çinko, folik asit ve diğer minerallerden zengin olan incir, erkeklerde sperm kalitesi ve hareketliliğini artırarak erkeklerde kısırlığın önüne geçtiği belirtiliyor” dedi.
Tayar, zeytin ve kadın yumurtalıklarının da şekil olarak birbirine benzediğini dile getirerek, zeytinin yumurtalıkların sağlığı ve fonksiyonlarının yerine getirilmesinde önemli rol oynadığını bildirdi.
Soğanın vücut hücrelerine benzerlik gösterdiğini belirten Tayar, şöyle devam etti:
”Soğan, serbest radikalleri nötralize ederek hücrelerin zarar görmesini engelleyen önemli bir antioksidan kaynağıdır. Taneli meyveler ve narenciyeler, meme bezine benzerler. Narenciyeler, flavonoid ve limonen içerir. Bunlar meme bezlerinde lenf hücrelerinin hareketini düzenler. Brüksel lahanası ve brokoli kanser hücresine benzerlik gösterir. Brüksel lahanası lif, vitamin C, betacarotene (vitamin A) ve azotça zengindir. Bunlar, kanser riskinin önlenmesine yardımcı olurlar. Brokoli de kansere karşı iyi geliyor.”
leyditurk
Küresel şizofrenin eşiğinde miyiz
Cuma, 05 Şubat 2010Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Toplum Psikolojisi adlı kitabında tıpkı bir doktorun hastasını ameliyat etmesi gibi toplumu yakından inceliyor ve bilimin sorduğu soruya somut veriler eşliğinde yanıt arıyor.
Profesör annesini öldüren kız öğrenci, evini terk eden karısını ve ailenin diğer beş üyesini katleden genç koca, anne-baba ve kardeşlerinin hayatına son veren kadın, sevgilisini öldürüp, kafasını keserek çöpe atan genç adam…
Bu haberler, artık manşetlik değer taşımıyor. Her gün önünden geçtiğimiz bir toplumsal histeriyle karşı karşıyayız. Günümüzde, can, mal, ırz düşmanlığı suçunu hiç tereddüt etmeden işleyebilecek ve azımsanmayacak kadar çok insan var çevremizde. Suçluların çoğu da akıl hastası değil. O halde sebep nedir? Tahammülsüzlük mü? “Öteki”nin duygusuna kayıtsızlık mı? Yoksa empati eksikliği ve bencillik yükselen bir trend mi?
Aydınlanma çağının öngörülerine göre, dünya modernleştikçe şiddet azalmalıydı. Dünya, geçmiş asırlara göre daha müreffeh fakat hayat standartlarının yükseldiği, zenginliklerin arttığı toplumlarda şiddet azalmıyor, hatta artıyor. O halde toplum neden böyle oldu? Dünya topluluğu nereye gidiyor?
Kılıç Çekmek mi, Aklı Kullanmak mı?
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Toplum Psikolojisi adlı kitabında tıpkı bir doktorun hastasını ameliyat etmesi gibi toplumu yakından inceliyor ve bilimin sorduğu soruya somut veriler eşliğinde yanıt arıyor. Tarhan, bireysel ve toplumsal şiddet bağlantısını tanımlarken, tarih boyunca sorulan, “Kılıç çekmek mi, aklı kullanmak mı?” sorusuna verilen cevabın, şiddetin psikolojik dinamiğinde temel belirleyici bir rol oynadığını söylüyor.
Bu psikolojik dinamiğin altında yatan sebepte ise şiddeti yöntem olarak benimseyenlerin çocukluk dönemlerinin yanı sıra, yetiştikleri kültürün de etkisi olduğunu vurguluyor. Yazar, bireysel ve toplumsal şiddet ilişkisini irdelerken, öfke kontrolünün eksikliği üzerinde duruyor. Örneğin, eğlenceyi hakkı gibi gören gençlerin, engellendiklerinde, en yakınlarına bile acımadan şiddet uygulayabildiklerini söylüyor.
Bireyler arasında olduğu gibi, toplumlar arasında da güç ve kişilik çatışmalarının temel psikolojik dinamiği taşıdığından bahsediyor Tarhan. Kitabında, hem geçmişteki toplumları inceliyor hem de günümüz toplumunu biyolojik ve psikolojik verilerle tahlil ediyor.
Şiddet Uygulayan, Ruhen Hasta Olabilir mi?
Toplumumuzda özellikle son dönemlerde yaşadığımız olaylara bakınca, “Acaba küresel bir şizofreninin eşiğinde miyiz?” sorusu geliyor aklımıza ister istemez. Psikiyatri merkezlerinin ve psikoloğa giden insanların sayısının arttığı bir çağdayız. Uzmanlar, birçok hastalığın sebebinin “stres” kaynaklı olduğunu söylüyor.
Prof. Dr. Nevzat Tarhan, suç ve akıl hastalığı ilişkisinin üzerinde duruyor ve “Şiddet uygulayan, ruhen hasta olabilir mi?” sorusunun sık sorulan bir soru olduğunu fakat vakalar incelendiğinde, tedavi gören bir akıl hastasının suç işleme potansiyelinin toplum ortalamasından düşük olduğunu söylüyor. Tarhan, küresel bir depresyonun eşiğinde olduğumuza dikkat çekiyor ve depresyonun dünyada tehlikeli boyutlara ulaştığından bahsediyor. Önlem alınmadığı takdirde, depresyonun 2020 yılında kalp krizinden sonra en tehlikeli ikinci hastalık olacağını vurguluyor.
Empatiyi Yeniden Tanımlamalı
Nevzat Tarhan, toplumdaki algı bozukluğu ve iletişim çatışması üzerinde duruyor. Toplumda ortak bir ideal oluşmazsa, o toplumun özgeçmişinde, kimliğinde ve hedeflerinde bozulmalar yaşanacağından bahsediyor. Bir toplumun kimliğinin ve özgeçmişinin nasıl yok edildiğini ve ne tür sebeplerin toplumda şizofrenik bozulmalara yol açtığını açıklıyor. Toplumdaki iletişim bozukluğunun en önemli sebeplerinden biri olarak da stigmatizasyon adı verilen sosyal damgalamayı gösteriyor ve buna çözüm olarak da empatiyi sunuyor.
Tarhan, empatiyi yeniden tanımlıyor ve halk arasında kabul edilen empati tanımının yanlış olduğunu, empati kavramının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini, empatinin sandığımızdan daha derin bir anlamı olduğunu vurguluyor kitabında. Yazar, empatiyi geniş bir alanda inceliyor ve özellikle toplumsal empati üzerinde durarak empatinin ezberleri bozan bir tanımını yapıyor. Tarhan, empatinin koruyucu ruh sağlığı etkisinin olduğundan bahsediyor ve empatiyi sosyal hayatımıza uyguladığımızda, “zihinsel hijyen” sağlayacağını ve evde, işte, toplumsal hayatımızın her alanında ilişkilerimizi düzenleyeceğini vurguluyor.
leyditurk
Kardeş kıskançlığı
Cuma, 05 Şubat 2010Kardeş kıskançlığı duygusuyla savaşmak yerine çocuğa bu duygusunu kabul edilebilir olduğu ve nasıl başedeceği öğretilebilir
Kardeş kıskançlığı her çocukta ve aynı oranlarda görülmeyebilir. Çocuklar arasındaki yaş farkı ne kadar yakın olursa, özellikle küçük yaş döneminde daha yoğun yaşanabilir. Anne -baba tutumları, cinsiyet, yaş faktörü ve aradaki yaş farkı sıkıntıların boyutunda etmen olur. Çocuk, kendisinin daha az sevildiğini ve ilgi gördüğünü düşünür. Eğer çocuklar arasındaki yaş farkı 2.5/3 yaştan az ise, bu daha yoğun yaşanan bir duygu olur. Birbirine yakın dönemlerde olan çocukların ihtiyaçları da benzerlik taşır. Aynı ilgi ve enerjiyi göstermek, anne ve baba için zorlayıcı olabilir. Gördüğü ilginin bölünmüş olması annenin ilgisini kaybediyor olduğunu düşündürtür.
Bu konuda Dr. Güzide Soyak bakın neler söylüyor.
Parmak emmeye başlayabilir
Anneden uzaklaşma ya da daha önce istemediği şeyleri talep etme gelişebilir.
İçe kapanabilir. Uyku ve yemek yeme ile ilgili sorunlar başlayabilir.
Alt ıslatma, parmak emme, bebeksi konuşma, ağlama görülebilir. Kendi başlarına yemek yemek istemeyebilirler. Anne – baba ile birlikte uyumak için hayali korku hikayeleri uydurabilirler.
Anne – babaya ve çevrelerine sözlü ve fiziksel olarak sataşabilirler. Kendisinden istenileni yapmakta isteksiz olabilir.
Anneyi kontrol etmek ve sevgisini sık sık sorgulama eğilimi gelişebilir.
Okula gitmek ile ilgili sorun çıkartabilir.
Bütün bu faktörler anne babanın tutumu ile azalabilir ya da çoğalabilir.
Çocuğu istemiyor diye yeni bir çocuk projesini erteleyen ebeveynlere öneriler
Kardeşi olmasını istemeyen bir çocuğun önce duygularını anlamak gerekir. Bu ihtiyacı bütünüyle değerlendirebilecek olgunlukta değillerdir. Anne – babanın yoğun çalışması ve çocuğa vakit ayırması, anne-çocuk ilişkisinin bağımlı olması ve rekabet duygusunun yeterince gelişmemesi ile bağlantılı olarak yeni bir kardeş fikrini ret edebilirler. Bu noktada kararı alması gereken anne ve babadır.
Peki ne yapmak gerekir?
Anne ve babalar ne kadar eşit davranırlarsa çatışmanın o kadar az olacağını sanırlar. 5 yaş ile 10 yaşın ihtiyaçları ve bunların çözümünde kullanılan yöntemler aynı olamaz. Çocukların yaş dönemlerine uygun iletişim kurmak gerekir.
Tartışmaların olması olağandır. Ebeveynler buna ne kadar müdahale ederse, baş etme becerilerinin de gelişmesini engellemiş olurlar. Fiziksel zarar vermedikleri ve birbirlerinin haklarını taciz etmedikleri sürece anne-baba müdahale etmemeli.
Kıskançlığı yoğun yaşayan çocuk ile ilgili, günlük işlerde onun da seçebileceği bir yakından yardım istenmeli.
Unutulmamalı ki, kardeş bile olsalar her çocuğun kişiliği farklıdır. Farklılıklarına saygı gösterilmeli, kızmak yerine düşüncelerini dinleyin.
Ev içi ve kardeş ile ilgili günlük sorumluluklar verin ve bunları yerine getirdiğinde sözlü olarak övün.
Yeni bir kardeş gelme aşamasında eşyalarını ve oyuncaklarını onun izni olmadan bebeğe vermeyin.
3 yaşındaki bir büyük kardeş bebeğin canlı olduğunu ve ona zarar verebileceğini bilemez, ilgisini gösterdiğimiz tepkiye öfke duyar. Zaman içerisinde bizim davranışlarımızla paralel olumlu ya da olumsuz tutumlar geliştirir.
Anne ve babanın çocuklar ile ilgili iş paylaşımı yapmış olması gerekir. Anne, bebeği emzirirken baba da büyük çocuğun giysisini değiştirebilir.
leyditurk
Diziler suça yönlendiriyor
Cuma, 05 Şubat 2010TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde, çocuk ve gençlerin kaldığı ceza infaz kurumlarında incelemelerde bulunmak üzere kurulan alt komisyonun başkanı AK Parti İstanbul Milletvekili Mustafa Ataş, televizyon dizileri ve internetin olumsuz etkilerinin çocukları suç işlemeye ittiğini belirtti.
Ataş başkanlığındaki alt komisyon üyeleri, Kayseri’nin İncesu ilçesindeki çocuk cezaevinde incelemelerde bulundu. İncelemelerin ardından açıklama yapan Ataş, komisyon çalışmaları kapsamında Elazığ, Ankara, Adana ve İstanbul’daki çocuk cezaevi veya çocuk eğitim evlerinde incelemelerde bulunduklarını, Kayseri’nin ardından İzmir’deki incelemeleri ile çalışmalarını tamamlayacaklarını bildirdi.
Çalışma şubat ayında TBMM’ye sunulacak: Çalışmalarını şubat ayı sonunda rapor haline getirip TBMM’ye sunacaklarını ifade eden Ataş, “Amacımız, çocuk cezaevlerinde fiziki şartlar yeterli mi, çocuklara karşı herhangi bir insan hakkı ihlali yaşanıyor mu, aksaklıklar ve yasal boşluklar varsa tespit ederek, ilgili kurumlara eksiklikleri bildirmek ve iyileştirmelerini sağlamaktır.” dedi.
Kendisinin daha önce TBMM Çocuk ve Gençlerde Artan Şiddet Eylemlerini İnceleme Komisyonu’nda da görev yaptığını hatırlatan Ataş, iki yıl öncesine oranla çok olumlu gelişmeler gözlemlediklerini kaydetti. Cezaevi şartlarının iyileştirilmesinden çok çocukların cezaevlerine girmelerine neden olan etkenlerin ortadan kaldırılmasının önemli olduğunu dile getiren Ataş, şunları söyledi:
“Tüm cezaevlerinde edindiğimiz izlenimler ve resmi makamlardan aldığımız önerilere göre, televizyon dizileri ve internetin olumsuz etkileri, çocuklarımızı suç işlemeye itiyor. Denetim sıklaştırılmalı ama her internet kafeye polis dikemezsiniz. Aileler, çocuklarının, arkadaşlarının seçimine çok dikkat etmeli. Baskı uygulamadan çocuklarının ne yaptığı ile ilgili daha dikkatli olmalı. Özellikle ergenlik çağındaki çocuklarımız daha çok suça meyilli bir süreçten geçiyor. Çocukluk ile gençlik arasındaki süreçte gördüklerini taklit etme eğilimi gösteriyorlar
Zaman

